Din ve Sanat

Nefs Muhasebesi


Yüce Allah: “İnsan, kendisinin başı boş bırakılacağını sanıyor” (Kıyamet, 75/36) buyuruyor ve diğer bir ayette: “Elbetteki bütün nimetlerden hesaba çekileceksiniz.” (Tekasür, 102/8) diyor. Allah insana bir çok nimetler vermiş, lutuflarda ve ihsanlarda bulunmuş, bunları nasıl kullanacağı ve harcayacağını da bildirmiştir. İnsan bu nimetleri veriliş amacı doğrultusunda kullanmak zorundadır. Aksi takdirde bunun hesabını yaratıcısına vermek mecburiyetindedir. Yüce Allah verdiği nimetlerin hesabını hem dünyada, hem de ahirette sorar. Allah’a hesab vermek çok zordur.

Önce Allah’a karşı sorumlu olan insan ebeveynine, akrabalarına, komşularına, hocalarına ve yöneticilerine, kısaca bütün insanlara karşı sorumludur. Çünkü onun yapması gereken bir takım ödevler ve görevler vardır. Bunları yapmadığı, savsakladığı veya yarım yamalak yaptığı zaman önce varlığını borçlu olduğu Mevlâ’sına, sonra derece derece diğer insanlara hesap vermek zorundadır. Bu sorumluluk ve yükümlülük bilinci insanî yapının temelidir. Eğer sorumlu olmasaydı hayvanlardan farkı olmazdı.

İnsan çeşitli konumda bulunan üstlerine çeşitli konularda ve çeşitli yerlerde sorumludur. Ama bir de kendine karşı bir sorumluluğu vardır. Burada hesap soran, hesap sorulan da kendisidir. Nasıl olur da insan kendisini hesaba çeker? O’nun, biri hesap soran, diğeri hesab sorulan iki benliği mi var? Çift kişilikli midir? Evet burada görece bir çift kişilikli olmak söz konusudur. Kur’an-ı Kerim insan nefsini, yani benliğini iki şekilde niteler: “Nefs, hiç durmadan insana kötülüğü emreder” (Yusuf, 12/53), “Nefs hep kınar” (Kıyamet, 75/2). Nefs-i Emmare ve Nefs-i Levvame dedikleri şey budur. Nefs-i Levvame kötü ve günah işlediğinde kendini hebasa çeker ve kınar. Hasan Basrî: “Mü’min sürekli nefsini kınar, kafir ise bildiğini okur, nefsini hesaba çekmez” demiştir. Nefs-i Levvame kötü ve günah bir şey yaptığından kendine esef eder, iyi ve sevap bir iş işlediğinde niye daha iyi ve daha çok yapmadım diye yine kendini kınar.

Tasavvufta nefsin bu iki tavrına özellikle dikkat çekilmiştir: “Süleyman var Süleymandan içeru”, “Bir ben var benden içeri” diyen Yunus işte bu üst bene işaret etmiştir. Bu iki nefsten biri esfel-i safilinde (çukurda), diğeri a’la-yi illiyyinde (zirvede)dir.

Dinî ve ahlâkî anlamdaki muhasebe çeşitlerini şimdilik bir yana bırakarak insanın kendini denetlemesi (mürakabe, özdenetim) ve sorgulaması (muhasebe, özeleştiri) üzerinde biraz duralım.

Hz.Peygamber: “Akıllı kişi nefsine egemen olur ve ölümden sonrası için çalışır”, “aptal kişi nefsine uyar ve Allah kerimdir” deyip geçer (Tirmizi, Kıyamet, 25; İbni Mace, Zühd, 31). Burada kişinin nefsine egemen olması onu hesaba çekmesi şeklinde yorumlanmış ve “Kıyamet günü hesaba çekilmeden evvel dünyada nefsinizi hesaba çekiniz” şeklinde yorumlanmıştır. Hz. Ömer’in de: “Hesab sorulmadan önce nefsinize hesab sorunuz. Tartılmadan evvel kendinizi tartınız, büyük hesap günü için hazırlık yapınız.” dediği ve Ebu Musa e’l-Eş’arî’ye: “Sıkıntılı dönem gelmeden önce rahat dönemde iken kendini sorgula” tavsiyesinde bulunduğu bilinmektedir (bk. Gazali, İhya, IV, 384).

Meymun b. Mihran: “Gıdası ve giysisi hususunda ortağından hesap soran bir kişi gibi kendinden hesap sormazsa takva sahibi olamaz” demiştir (Tirmizi, Kıyamet, 25).

İnsanın bu konuda hareket noktası şu olmalıdır: Her insanın bir kusuru ve eksiği vardır.

Hatasız kul olmaz. Ben de insanım ve benim de hatam, kusurum ve işlediğim günah vardır. Bu temel fikri önce kafasına samimiyetle yerleştirir, sonra eksiklerini araştırmaya ve hatalarını görmeye çalışır.

İnsanın hatalarını ve kusurlarını görebilmesi için önce duygusallıktan uzaklaşarak sağ duyulu ve tarafsız olması lazımdır. İnsanın kendisine karşı tarafsız olması ise son derece zordur. İnsan nefsi işlediği her işte ve her tavırda kendini haklı çıkarır, suçu başkalarına atar. Düvenci keseri gibi hep kendisinden yana yontar. Küçüklükten beri edinmiş olduğu temelsiz bilgiler, önyargılar, alışkanlıklar, dayanağı olmayan inançlar ve duygular akl-ı selim ile Hakk’ın emrine ve iradesine göre hareket etmesini engeller. Kendi yaptığına doğru ve iyi, bu aykırı davranışlara yanlış ve kötü nazarıyla bakar. Kendini beğenmesi, şımarması, gururu, kibri, hasedi, bencilliği, çıkarcılığı ve itibarına düşkünlüğü doğru ve iyi olanı görmesini engeller, bazan bunu fark edebilir ama bu seferde onu kabullenemez, itirafta bulunamaz. Bütün bunlar kendine hesap soran ve otokritikte bulunan insanın nefsine karşı tarafsız olmasını engeller. Eğer söz konusu kötü huylarından az çok kendini soyutlarsa, insan bazı kusur ve hatalarını görebilir, bunları kabul ve itiraf edebilir, ortadan kaldırma yönünde çaba harcayabilir. Hata ve kusurlarını görüp bunları yavaş yavaş terkeden kişi bunların yerine doğru ve iyi olması şartıyla yenilerini koymalıdır. Yerlerine yenileri konulmazsa eskiye dönüş ihtimali daima fazla olur. İnsanın olgunlaşmasının ve erdemli hale gelmesinin en etkili ve verimli araçlarından biri özdenetim, diğeri özeleştiridir.

İnsanın hep başkalarının hatalarını, kusurlarını ve günahlarını görmesi, aklını fikrini bu gibi şeylerle meşgul etmesi, kendi ayıp ve kusurlarını görmesine mani olduğundan Hz. Peygamber: “Ne mutludur o kimse ki kendi kusurlarını görmesi başkalarının kusurlarını görmesine engel olmuştur.” buyurur (Acluni, Keşfü’l-hafa, II, 46). Mutluluğa giden yol dışa dönük eleştiriyi içe dönük hale getirmek, dikkati nefs üzerinde yoğunlaştırmaktır.

Gazali’nin de dediği gibi (İhya, IV, 392) sabahleyin kalkan kişi günlük işlerine başlamadan evvel hakk ve hukuk gözetmeyi, doğruluktan ve dürüstlüktenayrılmamayı, din ve ahlâk kurallarının dışına çıkmamayı nefsine tavsiye eder. Önüne böyle bir program koyar. Bu programı gerçekleştirmek için de elinden geldiği kadar çabalar. Akşam olunca da bunun bir muhasebesini yapar, programını ne kadar uygulayabildiğini tesbit eder, uygulayamadığı, veya eksik uyguladığı konusu üzerinde düşünerek bunun sebeplerini araştırır, bir daha aynı hataları tekrar etmemenin yollarını araştırır, bunun için gereken önlemleri alır. Ertesi günki programını gerçekleştirmesi ve bu yolda kendisini başarılı kılması için Rabbı’na niyaz eder, O’nun yardımını ister ve yatıp uyur. Ertesi gün de böyle yapar.

Bir mü’min her zaman ve her gün kendini hesaba çekmekle beraber daha genel çizgilerle olmak üzere haftada, ayda, yılda da bir kere bir muhasebe yapar. Ne yapıp ne yapamadığını ne kazanıp ne zarar ettiğini inceler. Tıpkı bir ortağın günde, haftada, yılda bir kere hesap sorduğu gibi nefsine hesap sorar. Bir mü’min bir de tüm ömrünün muhasebesini yaparak hayatını değerlendirir.

Nefsin kusur ve kabahatlarını görmek yetmez. Onu bu yanlış yoldan çevirmek lazımdır. Bunun için önce nefse öğüt verilir, ikna edilmeye çalışılır, bu yolla, terbiye edilir. Hz. İsa, önce nefsine, sonra başkalarına nasihat et, aksi halde Allah’tan utan, demiştir. Ama eğer nefs bu usulle edeplendirilir, iyilikle ve ikna yoluyla doğru yola gelirse ne a’la, aksi takdirde ona bir takım yaptırımlar uygular.

İnsan önce nefsini, sonra özellikle gözünü, kulağını, dilini, midesini, cinsel organını, elini ve ayağını kontrol eder. Bunlarla neler işlediğini düşünür. Bunlar kötülük yapmakta ısrar, günah işlemekte inad ederlerse onlara çeşitli yaptırımlar uygular. Nefsi uyarmak, yapılan kötülüklerin ve işlenen günahların unutulmayacağını, mutlak bunların bir gün getirilip önüne konulacağını, hesabının sorulacağını, işlenen her şeyin Kiramen Katibin denilen melekler tarafından kaydedilmekte olduğunu bunlar tarafından tutulan kayıtların bir gün önüne konulup: “Amel defterini okur” (İsra, 17/14), “Küçük- büyük herşey burada eksiksiz olarak tesbit edilmiştir.” (Kehf, 18/49) denileceğini nefsine sık sık hatırlatır. Şu hadis-i şerifi belleğine resmeder: “İyilik çürümez, günah unutulmaz, hesab soran ölmez, istediğin gibi davran, başkasına karşı nasıl davranırsan sana karşı da öyle davranılacaktır.” (Aclunî, Keşfu’l-hafa, II, 126).

Nefse uygulanacak yaptırımlardan bazıları şunlardır:

a) Daima iyi insanları örnek alır, onlara özenir, kötülerden ise ibret alır.

b) Bir farzı terk veya tehir veya ihmal ederse hemen onu iade ve tekrar eder, sünnet ve nafile ibadetlerde ve ahlâkî konularda da aynı şeyi yapar. Haram ve günah olan bir şeyi yaparsa hemen tevbe eder. Birinin hakkını yemişse iade eder, özür diler, birini incitmiş ise helallık diler. Böylece borçtan kurtulmaya günah yükünü hafifletmeye gayret eder.

c) Din ve ahlâk açısından yapılması gerekeni yapmamış, yasak ve sakıncalı olanı yapmışsa kendisini cezalandırır, nefsini zor işlerle yükümlü tutar, çileli bir hayat yaşamaya zorlar. Bu maksatla bazı mübah ve helâl olan şeyleri nefsine yasaklar, bazı nafile ibadetleri sürekli ve miktarını artırarak ifa etmeye onu mecbur eder.

d) Ey nefsim, ey zavallı, ey biçare, ey aptal niçin yapılması gereken şu şu hususları yapmadın, yapılmaması gereken şu şu hususları yaptın? Sen avanak mısın? İşin sonunu düşünmedin mi? Sen Allah’ın denetimi ve gözetimi altında olduğunu, onun el-Hasib, el-Rakıb, eş-Şehid, ed-Deyyãn (Hesap soran, denetleyen, her şeye şahid olan ve sorgulayan) olduğunu bilmiyor musun? der ve nefsini kınar, ayıplar, suçlar, bazan da onunla alay eder.

Gazalî, insanın nefsini kınamak ve azarlamak için O’na nasıl hibat edileceğine dair bir çok örnekler verir. Bunlardan bir kaçı:

— Ey nefs! Ben akıllı, zeki ve bilge bir kişiyim diyorsun ama aslında sen aptal ve avanağın tekisin. Ölümün yakın olduğunu, kısa bir süre sonra ya cennete veya cehenneme gitmek durumunda olduğunu bilmiyor musun? Niçin şimdi önlem almıyor, kurtuluşun çarelerini aramıyorsun? Dünyanın geçici ve yalancı zevklerine dalıp ebedi mutluluğu nasıl gözardı ediyorsun?

— Yazıklar olsun sana ey nefs! Bir dostun hoşlanmadığın bir iş yapsa ona nasıl kızar ve köpürürsün! Buna bakarak rızasına uygun davranmadığın zaman Mevlâ’nın sana nasıl gazabedeceğini neden anlamıyorsun?

— Yazık yazık sana ey nefs! Halka dış yüzünü güzel gösteriyorsun, ama içindeki kötülükleri Hak biliyor. Neden için dışına, sözün özüne uygun değil? Bu iki yüzlülük neden?

— Yuh sana ey nefs! Ne kadar gaddar, ne kadar zalim, zorba, hain, yüzsüz, arsız, cüretkâr, küstah, dönek, kalleşsin! Sana nasıl güvenebilirim?

— Ey rezil ve kepaze nefs! Kendini İblisin eşeği haline getirdin! Onun maskarası oldun, yarını almış eline istediği yere götürüyor. Bunca hata ve günahların varken yaptığın işleri nasıl beğenirsin? Unutmaki Allah Teâlâ binlerce yıl ibadet ettikten sonra İblisi bir tek itaatsızlığı sebebiyle la’netleyip huzurundan kovdu!

Bütün bu ve benzeri hitaplar süflî arzuların kaynağı olup, insana kötülüğü emreden nefse yöneliktir. Bir kere onu yenip etkisiz hale getirdik mi artık kutsîlerin âlemine giden yolu tutmuş, bu yolda mesafe almaya başlamış oluruz. Öyle bir noktaya geliriz ki o naktada Allah nefsten, nefs de Allah’tan razıdır. İşte o zaman insan üstbenliğini yakalamış olur.

Ünlü sufilerden Azizuddin Nesefi de Ey Derviş başlığını taşıyan ibarelerle nefse hitap etmiştir:

— Ey Derviş! Kâmil insan şeriat, tarikat ve hakikat yönünden tam olan kişidir. Eğer bu ifadeyi anlamadınsa bunu başka bir tarzda ifade edeyim. İnsan-ı kâmil şu dört hususta mükemmellik mertebesinde olur: Güzel söz, güzel iş, güzel ahlak, marifet.

Nefs muhasebesi tasavvufta önemlidir. Nefs muhasebesinde çok titiz davrandığı için el-Haris b. Esed (ö.h. 243) Muhasibî diye meşhur olmuştur.

Arif ve velîlerin, Allah Teâlâ’nın emrine uymayan veya bu konuda gevşek ve ihmalkâr davranan nefslerini nasıl cezalandırdıklarını anlatan pek çok menkıbe anlatılır.

Ünlü sufi Bayezid Bistami diyor ki: Bir kere nefsimi bir taata davet ettim, ama o, bana yanaşmadı. Cezalandırmak için O’na bir sene su vermedim (Kuşeyri, s. 83).

İbn Ömer bir namazı cemaatle kılamayacak olsa o geceyi sabaha kadar ibadetle ihya ederdi. Bir kere akşam namazını geciktirdiği için iki köle azâd etmişti.

Temim ed-Dâri bir gece teheccüd namazını kılmadan yattığı için bir sene süreyle geceleri ibadetle geçirmişti.

Hz. Ömer, ayaklarını kırbaçlar ve “Bugün Allah için ne yaptın” diye sorardı.

Davûd Tâî, canı istediği halde bir sene tuzlu ekmek yememiş, tutsuz ekmekle iftar etmişti.

Âbidin biri bir kere harama baktığı için bir sene başını kaldırıp semaya bakmamıştı.

Tasavvuf: “Kişinin nefsiyle zıdlaşmasıdır.” şeklinde tarif edilir. İnsan, canının her istediğini yapamaz. Nefs bir şey istedi mi, doğrusu bu isteğin zıddıdır. Nefsin zıddına zıddına git, doğruyu bulursun, insan nefsine değil, Rabb’ına, Kur’an’a, Hz. Peygamber’e akl-ı selîmine ve vicdanına kulak vermeli, buralardan gelen sesi dinlemelidir. Zira insana, içindeki düşmandır.

Sûfîlerin nefsten şikayetleri ve onu kınamaları konusunda çok güzel öğütleri, hikmetleri ve şiirleri var:

Ey bana iyi diyen benim kamudan kemter

Söyle mücrimim yolda mücrimler benden server.

Zâhirim iyi adda gönlüm fâsid saatta

Bulunmaya Bağdat’ta bencileyin bir ayyar

Hırkam suçuma perde endişem yanlış yerde

Gönlüm ayruk pazarda dilimde sözüm esrar,

Kime kim öğüt verdim ol Hakk’a erdi gördüm

Bana benim öğüdüm hiç eylemedi eser

Yayıldı Yunus adı suçdur kamu taatı

Çalab’ın inayeti suçum geçire meğer.

Son yorumlar